BLOG0 yorum var - 18 Mayıs 2008 17:55Yaşlı Nine Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu: Büyük adam ölünce Sene 1938, on kasım... İstanbul üniversite'sinde saat 9'u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş... Bir alman profesör var, hukuk fakültesinde, o da duymuş, şaşırmış. Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar, yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer: -efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam? -sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapın. İşte o zaman alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak: -bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki... Der. Sen kimsin ? Dumlupınar savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri geri çekilmektedir. Afyonkarahisar hatları çözülünce birkaç yunan esiri geceleyin mustafa kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan biri zafer kazanmış kumandanın doğup büyümüş olduğu selanik'ten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmemişti. Üniformasında hiç bir işaret yoktu. Mustafa kemal'e sordu: -binbaşımısınız? Kırk asırlık türk yurdu 1923 senesinin martının onbeşinci pazar günüydü. Atatürk, adana istasyonunda trenden inmiş;sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları:"yaşa, varol!"sesleri arasında yaya olarak şehre gidiyordu. Yarı yolda karalar giymiş bir kadın, kalabalığı göze çarptı;sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı;atatürk'ün önünde durdular, arkalarında bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. Bu genç kızın şahsın da henüz esir bulunan iskenderun'lu antakya'nın türk olan bütün halkı;"bizi de kurtar!"diye yalvarıyordu. Herkesin gözleri yaşarmıştı; hıçkırıklarını tutama-yanlar vardı. Atatürk'ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiy-di. Genç kızın nutku bitince, anlı yükseldi;mavi gözlerinde ve pembe yüzünden bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak: -kırk asırlık türk yurdu yabancı elinde kalamaz! Dedi. On altı yıl sonra hatay davasının en heyecanlı günlerinde hasta ve bitkin olmasına, mutlak istirahat tavsiyesine rağmen, hatay'a yakın olmak için tekrar adana'ya gitti. Dört saat ayakta durmak ve çalışmak gibi olağanüstü metanet gösterdi. Hatay kurtuldu, fakat atatürk'ü kaybettik. İsmail habib bu bahsi şöyle bitirir: "hatay, hatay!... Seni kurtaran aynı zamanda senin şehidin oldu. " ASKERLE GÜREŞ Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu: Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı. Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu: Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı: Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı. KAHRAMAN TÜRK KADINI 17Mart 1923 Tarsus: Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı. Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu: Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi: Vatan Toprağı Temizdir. Kral Edward İstanbul'a geldiğ zaman yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayı'na yanaştı. Atatürk'te rıhtımda onu bekliyordu. Deniz dalgalıydı ve kralın bindiği motor inip çıkıyordu. Kral rıhtıma çıkmak istediğinde eli yere değidi ve tozlandı, o sırada Atatürk'te elini uzatmış kralı rıhtıma çekmek için hamle yapmıştı. - Vatanımın toprağı temzidir, o elinizi kirletmez! diyerek, kralın elinden tutp rıhtıma çıkarıverdi. Atatürk ve köylü Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile konuşur; işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur. Memleketin derdini arar bulur. Meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı. Çiftçinin adı halil ağa idi. Atatürk'ün yanındakiler, içişleri bakanı şükrü kaya, salih bozok, kılıç ali, husrev gerede, emir subayı resuhi bey, daha bir kaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih bozok'u yanına çağırdı. Salih, yarın sabah git halil ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de. Ertesi gün; salih bozok halil ağayı bulmuş, yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; übuyur halil ağaü deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı ismet inönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk halil ağaya dönerek; "halil ağa, anlat şu vergi işini bir daha" demişti. Halil ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak ismet paşa ve şükrü kaya'ya dönerek; "arkadaşlar, biz istiklal savaşını halil ağanın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız. Gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz. " Halil ağa "sen atatürk paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim" diye yalvaracak oldu. "sana güle güle halil ağa, sen bizim gözümüzü açtın" diye halil ağayı ayakta uğurlamıştı. Atatürk türk köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır. Hakiki insan Atatürk, muhtelif vesilelerle maiyetinde çalışan kimselerin samimiyet ve sadakatlarını imtihan etmesini gayet iyi bilirdi. İnsanların halet-i ruhiyesini, niyet ve emellerini teşhis ve temyiz etetmekte şelaleler saçan bir zekaya malikti. O büyük insan, bir gece çankaya köşkündeki bir ziyafette devrin vekillerinden maruf bir zata şöyle bir sual sorar : - beni hakikaten sever misiniz ? Muhatabı hemen cevabı yapıştırır : - sevmek ne kelime atam, taparım !" - peki her dediğimi de yapar mısınız ? - derhal Atakürk, bu söz üzerine belinden tabancasını çıkarır ona uzatır. - öyleyse, al tabancamı, sık kafana... " - aman atam der, herhalde benimle şaka ediyorsunuz. Benim ölmemi istemezsiniz. Meseleyi anlayan atatürk, yeleleri kabaran bir aslan mehabetiyle dışarda hizmet eden askeri yanına çağırıp aynı sualleri sorup, cevabını aldıktan sonra, karşısında toroslardan kopmuş bir kaya parçası gibi duran bu bağrı yanık anadolu çocuğuna tabancasını uzatıp kafasına sıkmasını emreder. Aslan mehmetçik, bu emri bilatereddüt yerine getirir, fakat kendisine bir şey olmaz. Çünkü, atatürk, daha önce tabancasındaki merminin kurşununu çıkarmıştır. İşte o zaman, atatürk yanındakilere şöyle der :" - beni ve vatanı seven hakiki insanı gördünüz mü ? |